BABAM HALİM UĞURLU (1926-2001)

1926'da Konya Taşkent'te doğdu. Liseyi Konya'da okuyup, üniversite eğitimi için İstanbul'a geldi. İstanbul Üniversitesi felsefe bölümüne girdi. Çocuk yaşlarından beri şiir ve edebiyatla uğraşan babamın ilk şiiri 1946'da yayımlanmış. Edebiyat Dünyası, Papirüs, Türk Dili, Soyut, Türk Basın Birliği, Son Çağ, Güney, Yansıma gibi dergilerde şiirleri gün ışığına çıkan babamın TRT'den de şiir dalında 1970 yılında aldığı bir ödülü var.

Kitapları:
Asya Baharı (1950), Değişim (1967), Gökağrı (1971), Türke Destan (1974), Zamanların Dili (1974), Kan Su Kesince (1979), Kıyamet Çiçekleri (1988) ve Sözcüklerde Uyanmak (2000)

Babamın son kitabı Sözcüklerde Uyanmak'a ben de bir şeyler eklemek istedim ve özel müziklerden derlenmiş bir kasette birlikte şiirler okuduk. Kasetin adı ise "Benim Babam Bir Ozandı" oldu. İçinde ona duygularımı şöyle ifade etmiştim: BENİM BABAM BİR OZANDI

"Babamı yıllarca bir ozan olarak tanıdım. Ben piyano başına hapsolmuş çalışırken, o sanat dünyasının içinde sözüyle, şiiriyle varolan bir büyük ozandı. Okul kapılarında, konservatuar sınavlarında elim annemin avuçlarında soluk soluğa koşarken "baban" diye soranları, çocuk dünyamın kalın savunma duvarları arkasından karşılar: "Benim babam büyük bir ozan" diye mağrurca yanıtlardım. Sonra bitmeyen ayrılıklar yaşadım...

Uzun çocukluğa veda edip, yetişkin bir erkek olarak buralarda daha çok yaşamaya başlayınca, içinde yaşadığımız Uzak Ev'in dışından bizlere bakıp bakıp da "Sevdalardan ürettiğim düşle solgun bakarım ölgün yüzüne" diyen ozanın içindeki insanı keşfettim.

Benim babam büyük bir ozandı.
Bugünse o sadece benim babam.
Ozanlığı ülkesine armağan olsun.

Şiirlerinden Örnekler:

  • YAŞAMANIN GETİRDİKLERİ
  • DESTANSI YORDAMI VAROLUŞUN
  • MARANGOZ
  • YİĞİT ÖLÜR ADI SÜRER
  • SOLUKTA
  • ELLERİN
  • DURAKTA
  • GÖKLERDE ORTAK TARİHİMİZDEN
  • SÖYLENCE
  • ÇOKLAR TEKLER
  • İLMİK
  • HER BAKIŞI BİRAZ ELLEYEREK
  • ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER

     

     

    YAŞAMANIN GETİRDİKLERİ

    Yaşadım yaşadım yaşadım
    Bin yıldan uzun
    Düşledim ve sezdim
    Bin yıldan uzak

    Dönüp baktım
    Bir yerim var çiçekler açan
    Sevgini doğa varsıllığıyla kurduğun

     

     

    DESTANSI YORDAMI VAROLUŞUN

    Oğlum Babür'e
    Akların menevişli türeviyle
    Bir ışık gidip geliyor aramızda
    İncecik tüy benzeri sesler
    Yaşamanın usa sığmaz tadıyla

    Minnacık yelden yenli kınalı
    Kuşlar gidip geliyor aramızda
    Bir solukta göklere ulaşmak

    Yeri göğü çevreleyen gözlerle
    Bir bakış gidip geliyor aramızda
    Sanırsın duygular güneş parçaları
    Sevinin baş edilmez utkusuyla

    Baharda doğanın uyanması gibi
    Bir gülüş gidip geliyor aramızda
    Isı taşar topraktan ve yüreklerden
    Birliğin erişilmez anlamıyla

    Evren sallanıyor zebercet beşikte
    Dünyalar gidip geliyor aramızda
    Öğret bana insan tanrılaşır mı
    Varoluşun destansı yordamıyla

     

     

     

     

     

     

     

    MARANGOZ

    Benim büyük babam bir marangozdu
    Kapılar yapardı küçücük tahtalardan
    Kocaman çift kanatlı
    Ahşap çivili kavşurma kapılar

    Bir de gül açmasını beklerdi mayıs geceleri
    Gülleri beklerdi sabahlara kadar

    Giderek resimleşirdi o küçük tahtalar
    İnsan boyu belki daha uzun
    Savatlı tepside bal şerbeti sunan
    Bir körpe kız oyun içinde oyun

    Bir kapıya at yapmıştı (küheylan),
    Şaha kalkmış yelesi daha eşkin
    Al donlu gizemli bir koşuda
    Ağzı köpük dağı çevre toz duman

    Testere çekerken keser vururken
    İki söz ederdi biri şu
    - Yapacaksan kapıyı kapı diye yap
    - Değilse boşadır ölçtüğün ve biçtiğin

    Tahtaya ruh ekliyordu dedem dil veriyordu
    Seviler estiriyordu her kıymığında
    Anıt kılıyordu emeği ve özeni
    Senin "bir marangoz" diye geçip gittiğin

    YİĞİT ÖLÜR ADI SÜRER

    Bir ozanı gördüm düşümde
    Ak bir bayrak tutuyordu bir eliyle
    Bir eliyle ak bir kitap
    Ak sözcükler söylüyordu yiğit Türkçesiyle

    Bir ozanı gördüm düşümde
    Gülerek söyleşiyordu insanlarla
    Göğsüne bastırıyordu herkesi
    Dalga dalga gidiyordu
    İnsandan insana sesi
    Isıtıyordu onları yiğit yüreğiyle

    Bir ozanı gördüm düşümde
    Günün er saatinde
    Susamışlara su veriyordu
    Acıkanlara ak ekmek
    Karanlığa ışık serpiyordu yiğit elleriyle

    Bir ozanı gördüm düşümde
    O'nun imlediği günler gelmişti
    İnsanlar özgür ülke ışıklıymış
    Baktım tüm insanlar O'nu heceliyor
    Sağlığından daha diriydi yiğit şiiriyle

    SOLUKTA

    Sözcük geçer bir solukta
    Söz geçer
    İnsan geçer bir solukta
    Ben kalakalırım

    Renk uçar bir solukta
    Ses uçar
    Çoşku uçar bir solukta
    Ben kalakalırım

    Mevsim döner bir solukta
    Ay gün yıl döner
    Yüz döner bir solukta
    Ben kalakalırım

    Çığlık diner bir solukta
    Susuzluk diner
    Özlem diner bir solukta
    Ben kalakalırım

    Düş söner bir solukta
    Öpüş söner
    Sevi söner bir solukta
    Ben kalakalırım

    Düşman siner bir solukta
    Dost siner
    Kavga siner bir solukta
    Ben kalakalırım

    Dağ yeşerir bir solukta
    Dere tepe dal yeşerir
    Barış gürler bir solukta
    Ben yaşar yaşarım

    ELLERİN

    Senin ellerin bir uzun düş
    Kesintisiz yüreğime doğar
    Dört mevsime selam duran yürüyüş

    Senin ellerin birer gezgin
    Dolaşır durur bütün coğrafyamı
    Bitimsiz tadlara ılık bir gülüş

    Senin ellerin kocaman bir sözlük
    Harf olur dökülür sevi ovasına
    Sözcük tınısında ince süzülüş

    Senin ellerin doyumsuz bir ülke
    Vatanlar içinde TÜRKİYEM gibi
    Büyüsüyle simyasıyla cümbüş

    DURAKTA

    Çıkıp gelirsin zamanların içinden
    Şaşkınlıklar üreten bir uçurum zamana
    Kuş sürüleri ve sonsuz güllerle

    Dışa vuran yalazıyla döner sesin
    Büyüler tutkular hışırtısıyla
    Öpersin ellerinin içinden tapınırsın
    Hem de tutarsın tüm gücünle sımsıcak
    Sarılırsın deniz derya bir yaşamaya

    Evet deniz deryadır yaşamak
    Arka bahçesidir sevinin çünkü
    Esrimesidir açma anında bir çiçeğin
    Merdivenler kurmadır gökkatlarına

    Dağ tepelerinde ıslıklar yumağı
    Soluk alıp versinler dünyalı bir durakta

    GÖKLERLE ORTAK TARİHİMİZDEN

    Her ozan bir gök taşır
    başının üstünde
    Yunus'un göğü değirmiydi

    Birer birer sordum göklere
    Sizin göğünüz nerde

    Gökyüzü
    Denir ki senin anan
    Bir dağ köyünün göğüymüş
    O yüzden mi bana yakın gidersiniz

    Ne uçarsa dünyadan
    Göğe doğru uçar
    Ordan nereye uçar

    Gökler
    Ne tür kitaplardır okuduğunuz
    Konuştuğunuz Türkçe mi

    Sonsuz bir anadır göğümüz
    Güneşi doğurduğu zaman

    Gökler
    Süngerden mi yapıldınız
    Ki emersiniz tüm acılarımızı

    Nice eski sesler sizde birikirmiş
    Ne zaman dinleteceksiniz bize

    Her insan düş görür
    Göğe bakar
    Gerinir sevgiyle
    Gökyüzü beni gözetler hep

    Süslü gök
    Bir ayı takarsın alnına
    Bir güneşi boynuna
    Geceleri yıldızlar gerdanlığın

    Gök usta
    Seni yapan ipliğini neden eğirdi
    Ne tür bir gümüş kullandı argacında

    O kadın
    Kocaman bir gök çıkarsa koynundan
    Daha mavi bileceğim gökleri

    Gök vatan
    Bir bulutlar bir yıldızlar kalmıştı özgür
    Onlar da seni yurt tuttular

    O savaşta
    Kaç yerinden vurdular göğü
    Hemen sardı yaralarını
    Görünmez elleriyle

    Gökler
    Sanırım durmadan gülersiniz
    Gizlerimize
    Kısa kısa serüvenlerimize

    Güzel gök
    Dün sana baktık denizle
    Sen gök değildin sanki
    Yavuklu boynunda bir yeldirme

    SÖYLENCE

    Kimi ay diyor kimi güneş
    Gökte sürekli şavkan asılı değirmiye
    Ben de yabancısı oldum bu kentin

    Çiçeklerin sürekli kirlenmesi
    İçinde yüzdüğümüz bozbulanık kargaşa
    Bu bizi çalıp çalıp götüren boşluk
    Kendimle konuşmayı öğretti bana

    ÇOKLAR TEKLER

    Ne kadar çok çiçek ver yeryüzünde
    Ne kadar sevgi
    Ne kadar çok barış var yeryüzünde
    Kavga tek

    Ne kadar çok ağız var yeryüzünde
    Ne kadar dil
    Ne kadar çok sözcük var yeryüzünde
    Susku tek

    Ne kadar çok insan var yeryüzünde
    Ne kadar iş
    Ne kadar çok emek var yeryüzünde
    Sömürü tek

    Ne kadar çok nesne var yeryüzünde
    Ne kadar bakış
    Ne kadar çok göz var yeryüzünde Körlük tek

    Ne kadar çok yaşam var yeryüzünde
    Ne kadar canlı
    Ne kadar çok dirim var yeryüzünde
    Ölüm tek

    Ne kadar çok gülüş var yeryüzünde
    Ne kadar sevinç
    Ne kadar çok ışık var yeryüzünde
    Karanlık tek

    Ne kadar çok çılgın var yeryüzünde
    Ne kadar deli
    Ne kadar çok sapkın var yeryüzünde
    Us tek

    İLMİK

    Selam diyorsun
    Nasıl bir sözcükse bu selam
    Ne gölgesi var ne resmi

    Hem yankısında gezinir
    Hem sesinde
    Tınısında saklar kuş sürülerini
    Bizi bağlar gizil bir ilmikte

     

     

    HER BAKIŞI BİRAZ ELLEYEREK

    Derken bir sevdalı güneş girdi içeri
    Saçları inatçı darmadağın
    Usu başından yukarda
    Parıltılı bir kırbaç görünümünde

    Yürür müydü
    Yeri mi oynatıyordu altından
    Her bakışı biraz elleyerek
    Biraz da koklayarak her soluğu
    Yangınlı bir güneş girdi içeri

    Bir kadının sıcak tedirginliğiyle
    Yeni koynuna gül sokumu saatinde
    Serperken ortalığa şiiri
    Kasırgalı bir güneş girdi içeri

    Git
    Güllerin bir gecede açtığı yere
    Git
    Gül seslerinin deniz derya olduğu yere

     

     

     

     

     

     

     

    ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER

    Hem yazdık
    Hem söyledik
    Hem yaşadık şunca serüveni
    Ateşler elledik derin bir bahçede
    Dönüp zaman içtik
    Unuttuk

    Kandık dişe de gerçeğe de
    Ne umduk bu sisli görüntüden
    Hep onu düşledik
    Hep değiştirmek istedik
    Ateşin düştüğü yeri

     

     

     

    Sercotec